Bir Nafakanın Hikâyesi: Hukuk Vicdandan Uzaklaşırken

İçerik Tarihi: Cum, 05/06/2026 - 21:36
Köşe Yazısı No: 8050
ANA GAZETE KÖŞE YAZARI

Bir toplumun adalet anlayışı, yalnızca mağduru koruma kapasitesiyle değil, hakkaniyeti sürdürebilme becerisiyle de ölçülür.
Anayasa Mahkemesi'nin yoksulluk nafakasına ilişkin son kararı, yalnızca bir hukuk normunun iptali değildir. Bu karar, Türkiye'nin yıllardır aile hukuku ve hakkaniyet arasında kurmaya çalıştığı hassas dengeyi yeniden tartışmaya açmıştır.
4 Haziran 2026'da Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde yer alan "süresiz olarak" ibaresini oy çokluğuyla iptal etti. Ne var ki hukuk boşluk kabul etmez. Bu nedenle Mahkeme, ortaya çıkabilecek norm boşluğunu gözeterek iptal kararının yürürlüğünü dokuz ay erteledi ve yeni hukuki çerçevenin oluşturulabilmesi için bir geçiş süreci öngördü.
Ancak kararın kamuoyunda tartışıldığı şekliyle ele alınması, meselenin özünü tam olarak yansıtmamaktadır.
Çünkü Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesi, çoğu zaman ifade edildiği gibi "ömür boyu nafaka ödenmesini zorunlu kılan" bir hüküm değildir. Kanun koyucu, yoksulluk nafakasının süresiz olarak talep edilebileceğini düzenlemiş; bunun verilip verilmeyeceği, miktarı ve şartları konusunda ise hâkime takdir yetkisi tanımıştır.
Üstelik Türk Medeni Kanunu'nun 176. maddesinde nafakanın kaldırılmasına ilişkin hükümler de açıkça yer almaktadır. Nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi, fiilen evliymiş gibi birlikte yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya haysiyetsiz hayat sürmesi gibi durumlarda nafakanın kaldırılması mümkündür. Bunun yanında değişen koşullar karşısında nafakanın azaltılması veya tamamen kaldırılması da dava konusu yapılabilmektedir.
Bu nedenle yıllardır kamuoyunda tartışılan sorunun kaynağının yalnızca kanun metni olup olmadığı sorusu üzerinde düşünmek gerekir.
Nafaka meselesi yıllardır sloganların gölgesinde tartışıldı. Bir tarafta "ömür boyu nafaka zulmü" diyenler, diğer tarafta "nafaka kaldırılırsa mağduriyetler artar" diyenler vardı. Oysa hukuk, sloganların değil gerçeklerin sanatıdır.
Gerçek şudur:
Bir gün, bir ay veya birkaç yıl süren evliliklerin ardından taraflardan birinin ömür boyu nafaka yükümlülüğü altında bırakılması, toplumun önemli bir kesiminde hakkaniyet duygusunu zedelemiştir.
Ama yine gerçek şudur:
Yirmi yıl boyunca çalışmamış, çocuk büyütmüş, kariyerinden vazgeçmiş ve boşandıktan sonra ekonomik olarak ayakta kalamayacak durumda olan bir kişinin bir gecede korumasız bırakılması da adalet değildir.
Dahası mesele yalnızca çalışma hayatından uzak kalmış kişilerle de sınırlı değildir. Yıllarca hem iş hayatına devam etmiş hem de çocuklarını dünyaya getirip büyütmüş, evin yükünü omuzlamış, bakım emeğini üstlenmiş ve bu süreçte fiziksel, psikolojik ve mesleki yıpranmaya maruz kalmış kadınların emekleri de görmezden gelinemez.
Çünkü adalet, yalnızca gelir elde edip etmediğine bakmak değil; hayatın hangi yüklerini taşıdığını da görebilmektir.
Bununla birlikte uygulamada bazı kişilerin nafakayı geçici bir koruma mekanizması olmaktan çıkarıp sürekli bir gelir güvencesine dönüştürdüğü, çalışma imkânı bulunduğu hâlde ekonomik bağımsızlık kazanmak yerine nafaka ilişkisini sürdürmeyi tercih ettiği yönündeki eleştiriler de yıllardır dile getirilmektedir.
Elbette birkaç kötü örnek üzerinden bütün nafaka alacaklılarını değerlendirmek adil değildir. Ancak bazı mağduriyetleri görmezden gelmek de adalet değildir.
Çünkü hukuk yalnızca matematik değildir.
Hukuk, insan hayatının karmaşıklığını düzenleme sanatıdır.
Tam da bu noktada üzerinde durulması gereken husus, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının kanunun lafzı ve ruhuyla ne ölçüde örtüştüğüdür.
Kanaatimce, Türk Medeni Kanunu'nun 175. maddesinde yer alan "süresiz olarak nafaka isteyebilir" ifadesinin iptali, kanunun sistematiği içerisinde değerlendirildiğinde tartışmaya açıktır.
Zira kanun, nafakanın her durumda ve mutlaka ömür boyu ödeneceğini düzenlememiştir. Aksine, hâkime somut olayın özelliklerini değerlendirme ve hakkaniyete uygun bir çözüm üretme imkânı tanımıştır.
Hâkimin takdir yetkisinin etkin ve özenli kullanılması, evlilik süresi, tarafların yaşı, çalışma gücü, sağlık durumu, çocukların bakım yükü ve ekonomik koşullar gibi unsurların dikkatle değerlendirilmesi hâlinde birçok uyuşmazlığın mevcut yasal çerçeve içerisinde çözülebilmesi mümkündür.
Bu nedenle tartışılması gereken hususun kanunun kendisinden ziyade uygulama pratiği olup olmadığı da ayrıca değerlendirilmelidir.
Bu tartışmada gözden kaçırılan temel mesele, nafakanın yalnızca aile hukuku kapsamında değerlendirilemeyecek kadar çok boyutlu bir konu hâline gelmiş olmasıdır.
Boşanma sonrasında tarafların ekonomik durumları, yaşları, çalışma güçleri, sağlık koşulları, çocukların bakım sorumluluğu ve yaşam standartları birbirinden farklılık göstermektedir.
Bu nedenle nafaka meselesine tek bir bakış açısıyla yaklaşmak çoğu zaman sağlıklı sonuçlar vermemektedir.
Nitekim yıllardır süren tartışmaların temelinde de her somut olayın kendi özellikleri içerisinde değerlendirilmesi gerekliliği yatmaktadır.
Bugün verilen kararın merkezinde de aslında bu hassas denge bulunmaktadır.
Ancak unutulmaması gereken çok önemli bir husus daha vardır:
Yoksulluk nafakası, kamuoyunda yaygın olarak düşünüldüğü gibi yalnızca kadınlara tanınmış bir hak değildir.
Kanunun aradığı şartların gerçekleşmesi hâlinde erkekler de yoksulluk nafakası talep edebilir ve lehlerine nafakaya hükmedilebilir.
Bu nedenle mesele kadınlar ve erkekler arasında bir mücadele olarak ele alınmamalıdır.
Aslında kararın doğrudan etkilediği kesim, cinsiyetten bağımsız olarak boşanma sonrasında ekonomik olarak korunmaya ihtiyaç duyan kişilerdir.
Bu yönüyle bakıldığında, Anayasa Mahkemesi'nin kararı kadınlar lehine veya erkekler lehine bir karar olmaktan çok, nafaka ihtiyacı bulunan herkes bakımından sonuç doğuracak bir karardır.
Ve tam da bu nedenle, kararın özellikle ekonomik olarak korunmaya ihtiyaç duyan kişiler bakımından ne tür sonuçlar doğuracağı dikkatle değerlendirilmelidir.
Asıl üzerinde durulması gereken nokta ise kararın sonucundan ziyade, bu sonuca hangi hukuki ve düşünsel gerekçelerle ulaşıldığıdır.
Zira Anayasa Mahkemesi aynı konuda geçmiş yıllarda farklı değerlendirmelerde bulunmuş, bugün ise çoğunluk farklı bir sonuca ulaşmıştır.
Bu durum bize hukukun mutlak doğrular dünyasında yaşamadığını hatırlatıyor.
Mahkemeler de toplum gibi değişir.
Toplumsal ihtiyaçlar değişir.
Ekonomik koşullar değişir.
Hukuki paradigmalar değişir.
Fakat hukuk devletinde değişmeyen tek şey gerekçenin gücüdür.
Kararın doğruluğunu belirleyecek olan sonuç kısmı değil, o sonuca nasıl ulaşıldığını ortaya koyan gerekçedir.
Bu nedenle kamuoyunun heyecanla beklediği husus, iptal kararının kendisinden çok gerekçesidir.
Çünkü hukukta asıl ikna gücü hükümde değil, gerekçede saklıdır.
Bu noktada ne kararı bir zafer ilan etmek ne de toplumsal bir felaket olarak görmek isabetli olacaktır.
Çünkü henüz ortada yeni bir sistem yoktur.
Bir hükmün iptali ile adil bir düzen kurulmuş olmaz.
Asıl mesele, yerine neyin konulacağıdır.
Süre sınırı mı getirilecektir?
Evlilik süresine göre kademeli bir model mi oluşturulacaktır?
Yaş, sağlık durumu, çalışma imkânları ve çocuk bakım yükü dikkate alınacak mıdır?
Yoksa hâkime daha geniş bir takdir yetkisi mi bırakılacaktır?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan her değerlendirme eksik kalacaktır.
Nafaka tartışması aslında kadınlarla erkeklerin mücadelesi değildir.
Bu mesele, adalet ile hakkaniyet arasındaki hassas dengeyi kurabilme meselesidir.
Bir yanda boşanma sonrası yoksulluğa düşme riski taşıyan insanlar bulunmaktadır.
Diğer yanda ise yıllar boyunca sona ermeyen bir mali yükümlülüğün altında yaşayan insanlar bulunmaktadır.
Gerçek adalet, bu iki gerçeği aynı anda görebilmektir.
Bir toplumun medeniyet seviyesi yalnızca ekonomik büyüklüğüyle değil, görünmeyen emekleri ne kadar görünür kılabildiğiyle de ölçülür.
Ancak aynı zamanda hukuk, iyi niyetlileri korurken kötü niyetli kullanımlara da kapı aralamamalıdır.
Anayasa Mahkemesi'nin kararı belki bir dönemin sonunu işaret ediyor.
Ancak unutulmamalıdır ki hukukta her son, aynı zamanda yeni bir başlangıçtır.
Asıl soru şudur:
Süresiz nafakanın yerine gelecek sistem, yalnızca hukuki bir boşluğu mu dolduracak, yoksa adalet duygusunu da güçlendirecek midir?
Tarih, bu sorunun cevabını kararın sonucuna değil, ortaya çıkacak yeni düzenin adaletine bakarak verecektir.

Köşe yazarlarımızın yazılarını kaynak belirtilmek suretiyle kopyalayıp haber amaçlı yayın yapan internet sitelerinde ve yazılı basında ilave ve çıkarma yapmamak şartıyla orijinal haliyle kullanabilirsiniz.