BEYAZ ÖNLÜĞÜN HUKUKU

İçerik Tarihi: Cts, 14/03/2026 - 12:49
Köşe Yazısı No: 4836
ANA GAZETE KÖŞE YAZARI

14 Mart’ta Kutlama mı, Hatırlatma mı?
Acil servisin kapısı açılır. İçeri telaşla giren hasta yakınları, yoğunluk içinde bir şey anlatmaya çalışan doktor, yükselen sesler… Bir noktada sabır tükenir ve gerilim birkaç saniye içinde şiddete dönüşebilir.
Son yıllarda hastanelerde yaşanan görüntüler artık kimseyi şaşırtmıyor. Oysa şaşırmamız gereken tam da bu.
Her yıl 14 Mart geldiğinde sosyal medyada aynı cümleler dolaşır:
“Sağlık çalışanlarının günü kutlu olsun.”
Ancak hastanelerde çoğu zaman başka bir gerçek yaşanır. Acil serviste yükselen bir ses, poliklinikte sabrını yitirmiş bir hasta yakını, bazen de kameralara yansıyan bir şiddet görüntüsü… Beyaz önlük, bir kutlama gününden çok bir güvenlik meselesinin sembolüne dönüşür.
Oysa 14 Mart Tıp Bayramı aslında bir hatırlama günüdür. Sadece hekimliğin onurunu değil, hekimliğin korunması gereken bir kamu değeri olduğunu hatırlatır.
Çünkü bir hekime yönelen şiddet, yalnızca bireysel bir saldırı değildir. Hukuken bakıldığında bu fiil, doğrudan doğruya kamu hizmetine yönelmiş bir saldırıdır. Hukuk düzeni beyaz önlüğü yalnızca bir meslek kıyafeti olarak değil, kamusal bir görevin sembolü olarak görür.
Nitekim Türk Ceza Hukuku bu konuda oldukça açıktır. Sağlık çalışanları görevleri sırasında kamu görevlisi sayılır. Bu nedenle bir doktora karşı görevini yaptığı sırada gerçekleştirilen fiiller; Türk Ceza Kanunu’nun 125/3-a maddesi kapsamında kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret, 86 ve 87. maddeleri kapsamında kasten yaralama ve çoğu durumda 265. madde kapsamında görevi yaptırmamak için direnme suçlarını oluşturur. Üstelik bu suçların kamu görevlisine karşı işlenmesi, cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli bir haldir.
Ancak mesele yalnızca cezaların artırılması değildir.
Ceza hukuku, toplumun başvurduğu en son araçtır. Asıl mesele, sağlık hizmetinin yürütüldüğü ortamın hukuki ve kurumsal olarak güvenli hale getirilmesidir. Hastane güvenliği, etkili soruşturma mekanizmaları ve caydırıcı yargı uygulamaları birlikte işlemediği sürece kanun metinlerindeki ağır cezalar çoğu zaman yalnızca teoride kalır.
Bir başka boyut ise sorumluluk hukukudur. Hekimlerin çoğu zaman yalnız bırakıldığı malpraktis tartışmaları ile şiddet vakaları arasında görünmez bir bağ vardır. Hekim hem hayat kurtarmakla yükümlüdür hem de çoğu zaman ortaya çıkan sonuçtan tek başına sorumlu tutulur. Bu durum sağlık hizmetini hukuki bir risk alanına dönüştürürken, hasta–hekim ilişkisinin temelini oluşturan güveni de zedeler.
Oysa hasta ile hekim arasındaki ilişkinin özü güvendir. Ve hukuk, tam da bu güveni üretmek için vardır.
Bir toplumda doktorlar kendini güvende hissetmiyorsa, aslında hastalar da güvende değildir. Çünkü sağlık sistemi, korku ve şiddetin gölgesinde sürdürülebilecek bir kamu hizmeti değildir. Temeli zedelenen bir hasta–hekim ilişkisinde gerilimin şiddete dönüşmesi ise maalesef çoğu zaman kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle 14 Mart’ı yalnızca bir “kutlama” günü olarak görmek eksik kalır. Belki de bugün şu soruyu sormak gerekir:
Bir ülke, kendisini iyileştirenleri ne kadar koruyabiliyor?
Beyaz önlük bir otorite değil, bir sorumluluktur. Ve o sorumluluğun karşılığında beklenen tek şey şudur:
Şiddetin değil, hukukun koruması.
14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.
Ama asıl dilek şu olmalı:
Bir gün gerçekten kutlanabilecek bir Tıp Bayramı yaşayabilmek.
Hakkın iadesini esas alan bir hukuk anlayışının temsilcileri olarak, doktorlarımızın ve tüm sağlık çalışanlarının her daim yanında olduğumuzu da özellikle ifade etmek gerekir. Çünkü hekimi korumak, aslında toplumun sağlığını ve insan onurunu korumaktır.

Köşe yazarlarımızın yazılarını kaynak belirtilmek suretiyle kopyalayıp haber amaçlı yayın yapan internet sitelerinde ve yazılı basında ilave ve çıkarma yapmamak şartıyla orijinal haliyle kullanabilirsiniz.