KIRK YAŞ MI, KIRK FARKINDALIK MI?

İçerik Tarihi: Sa, 25/08/2026 - 14:47
Köşe Yazısı No: 11570
ANA GAZETE KÖŞE YAZARI

Bugün 23 Ağustos 2026
Hoş geldin yeni yaşım.
Hoş geldin yeni farkındalıklarım.
İnsan bazı yaşlara geldiğinde doğum gününü kutlamaktan çok, “hayat muhasebesinin” başına oturuyor.
Ben de bugün bunu yapmak istiyorum.
Çünkü bazı tarihler yalnızca takvimde bir yaprağın çevrildiği gün değildir. Bazı tarihler, insanın kendi içine dönüp sorular sorduğu eşiklerdir.
23 Ağustos da benim için böyle bir gün.
Üstelik tarih, doğum günlerini kişisel olmaktan çıkarıp insanlığın hafızasına bağlayan bir tür bellektir.
23 Ağustos’un son yüzyıllık hafızasına baktığımızda, ölüm de görüyoruz, savaş da, mücadele de, özgürlük de.
1921’de Sakarya Meydan Muharebesi başlıyor. 1923’te Lozan Barış Antlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanıyor. 1926’da sinemanın ilk büyük yıldızlarından Rudolph Valentino hayatını kaybediyor. 1927’de Sacco ve Vanzetti idam ediliyor. 1939’da Molotov-Ribbentrop Paktı imzalanıyor. 1942’de Stalingrad Muharebesi başlıyor.
Sonra 1966’da insanlık, savaşların ve bölünmelerin ortasında, Ay’ın yörüngesinden Dünya’nın ilk fotoğrafını çekiyor.
İnsan bir yandan birbirini öldürürken, bir yandan kendisine uzaktan bakmayı öğreniyor.
Ve 2006’da Natascha Kampusch, çocuk yaşta kaçırıldıktan sonra sekiz yıllık esaretin ardından özgürlüğüne kavuşuyor.
Ne garip…
Aynı tarihin hafızasında ölüm de var, savaş da; insanın dünyayı bölme çabası da, dünyaya uzaktan bakabilme yeteneği de; esaret de var, özgürlük de.
İnsan hayatı da bir şeylerin başlaması ile bitmesi arasında yaşadığımız ya da yaşayamadığımız şiiridir. Şiirin konusu dönem dönem değişir. Herkesin kendi hayatının şairi olması en güzelidir.
MESELA BİR KADIN EVLENDİĞİNDE NEREYE GİDER?
Anayasa Mahkemesinin 10 Ağustos 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan önemli bir kararını paylaşmak istiyorum. Ve daha en başta kendi düşüncemi açıkça söyleyeyim: Bir oy hakkım olsaydı, karşı oy kullanırdım.
Anayasa Mahkemesi, “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır.” hükmünü Anayasa’ya uygun buldu.
Bir kadın evlendiğinde neden bir haneye eklenir de iki insanın birlikte kurduğu yeni hayatın öznesi olarak görülmez?
Aslında konu, ilk bakışta oldukça teknik.
Anayasa Mahkemesi, 4 Haziran 2026 tarihli ve E.2025/216, K.2026/128 sayılı kararıyla, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır.” hükmünü Anayasa’ya aykırı bulmadı ve iptal talebini reddetti.
Bu kararla mevcut uygulama değişmedi. Kadının kaydının kocasının hanesine taşınmasını öngören kural yürürlükte kaldı.
AYM çoğunluğu, nüfus kütüğünü esas itibarıyla teknik bir kayıt sistemi olarak değerlendirdi. Nüfus kayıtlarının gizli tutulmasını ve kimlik belgelerinde aile kütüğüne ilişkin bu bilgilere yer verilmemesini de dikkate alarak, kadının kaydının kocasının hanesine taşınmasının kadının dış dünyadaki hukuki statüsünü veya somut bireysel menfaatlerini doğrudan ve belirleyici biçimde etkilemediği sonucuna ulaştı.
Karara saygı duymak başka şey.
Kararın bize düşündürdüğü toplumsal meseleyi tartışmak başka.
Üstelik beş Anayasa Mahkemesi üyesinin karşı oy kullanmış olması, meselenin yalnızca teknik bir nüfus kaydından ibaret olmadığını düşündürüyor.
Karşı oyların dikkat çektiği temel mesele şu:
Kadın evlendiğinde nüfus kaydı kocasının hanesine taşınırken, erkek eş bakımından benzer bir zorunluluk neden bulunmuyor?
İşte hukuk burada yalnızca bir nüfus kaydından ibaret olmaktan çıkıyor.
Çünkü hukuk bazen toplumun aynasıdır.
Ve aynaya baktığımızda hâlâ şu kelimeleri duyuyoruz:
“Gelin geldi.”
“Kocasının ailesine gitti.”
“Kocasının hanesine geçti.”
“Kocasının soyadını aldı.”
Kadın evleniyor.
Ama sanki bir insan yeni bir hayata başlamıyor da bir yerden alınıp başka bir yere ekleniyor.
Oysa evlilik, bir insanın diğerinin hayatına eklenmesi değildir.
Evlilik, iki insanın hayatlarını ortaklaştırmasıdır.
Kadın kocasının eşi olur.
Ama kocasının eki olmaz.
Kendi iradesi vardır.
Kendi emeği vardır.
Kendi adı, kendi hayalleri, kendi geçmişi, kendi geleceği vardır. Yani kadın da bir insandır, bireydir.
Bir erkek de evlendiğinde kendi hayatını bütünüyle silmez.
İki insan, birlikte yeni bir hayat kurar.
Belki de değiştirmemiz gereken ilk şey, kanunlardan önce kelimelerimizdir.
Çünkü kelimeler düşüncelerimizin evidir.
17 YAŞIMDAKİ KALEMİM
Bugün bunları düşünürken elim yıllar önce yazdığım bir şiirime gidiyor.
17 yaşımda yazdığım ve Mart 2009’da Türk Dili ve Edebiyatı dergisinde yayımlanan “İNSAN” şiirim…
O gün hukukçu değildim.
Kadın hakları, eşitlik, toplumsal cinsiyet, hukuk devleti gibi kavramların bugün bende taşıdığı derin anlamı, o gün bugünkü cümlelerimle belki farklı ifade ederdim. Ama 17 yaşımda yazdığım bu şiiri bugün yeniden okurken, o gün içimde taşıdığım düşüncelerin ve değerlerin bugünkü benliğimle ne kadar büyük bir bütünlük içinde olduğunu görmek, aldığım en büyük hediyelerden biri.
Bugüne kadar yazdığım ve okuduğum birçok şiiri sevdim; ancak “İnsan” şiirim ile aramdaki bağı başka türlü tarif ederim.
İnsanın kalemi, kendi içinde yaşadıklarının en büyük şahididir.
“İnsan” şiirim de bunun, yıllar öncesinden kalmış açık bir delilidir.
Yıllar sonra dönüp baktığımda, o şiirde hayat anlayışımın temel taslağını görüyorum. Bugün 17 yaşımı yeniden okuyarak, o günkü hafızama dokunuyorum.
İNSAN
Her gün doğan güneşle yeniden doğmayı bilmeli insan
Uçmayı bilmeli insan, uçurtmalara engel olmadan
Unutmayı bilmeli, kötü anıların yağmurluğuna sığınmadan
Dağları aşmalı insan, karıncalara basmadan.
Bölmekten korkmalı insan, bölünmekten korkmadığı kadar
Sevmeli insan, insanı ne kadar sevildiğine dair bir fikri olmadan
Sevmeli kendini seveni insan, sevgisine sınır koymadan
Almadan vermeyi, dimdik yürümeyi bilmeli insan, hiç yıkılmadan.
Yaşamayı bilmeli insan, harama cevap diye sarılmadan
Günahı haram bilip kaçmalı, hiç durmadan
Gölgeye değil, güneşe sığınmalı her korkudan
Savaşa değil, barışa koşmalı her acıdan
Kazanan sevinmeli, kaybedeni unutmadan.
Ve bir gün bir çift göz aramalı insan, sadece kendisi için bakan
Bir kalp dilemeli Allah’tan, sadece kendisi için çarpan
İşte o gün, öylesine sevmeli ki insan
Sevdiğinin uğruna ölmeyi bilmeli insan!
Nasıl yazılmışsa her gece bir sabah vaktince
İşte öyle her veda bir vuslat; her vuslat ayrılığa gebe
Sonu olmayan yolların olmayacağı bu şehirde,
Bütün başlangıçlar ve sonlar insanlığın özünde…
Bugün o dönemdeki kalemimi okuduğumda, yıllar önce henüz bugünkü farkındalıklarıma sahip değilken kalemimle hayalime çizdiğim “insan”ın, yıllar sonra bugün hâlâ hayatımın merkezinde olduğunu görüyorum.
İnsan.
“EL ÂLEM NE DER?”
Belki de hayat boyunca en fazla mücadele ettiğimiz görünmez mahkeme budur:
El âlem ne der?
Evde kaldı, ne derler?
Çocuğu olmadı, ne derler?
Boşandı, ne derler?
Tek başına yaşadı, ne derler?
Çok çalıştı, ne derler?
Çalışmadı, ne derler?
Kocasıyla aynı fikirde olmadı, ne derler?
Kocasının ailesine gitmedi, ne derler?
Erkek ağladı, ne derler?
Kadın güçlü oldu, ne derler?
İnsan, farkında olmadan kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarının ne diyeceğine göre yaşamaya başlıyor.
Kadına başka bir rol biçiliyor.
Erkeğe başka.
Kadından fedakârlık bekleniyor.
Erkekten güç.
Kadın ağladığında zayıf bulunuyor.
Erkek ağladığında yetersiz.
Kadın kendi hayatını seçtiğinde “fazla” bulunabiliyor.
Erkek toplumun ona biçtiği rolün dışına çıktığında “erkekliğini” sorgulatabiliyor.
Oysa mesele kadınla erkeği karşı karşıya getirmek değil.
Mesele, ikisini de önce insan olarak görebilmek.
Çünkü insan, kendisine biçilen rolden daha büyüktür.
KIRK YAŞIN DEĞİL, KIRK FARKINDALIĞIN EŞİĞİNDE
Bugün 17 yaşımdaki hâlime dönüp baktığımda, o gün şiirimin başlığını “İnsan” koymamın sebebini daha iyi anlıyorum.
O gün belki sadece hissederek yazdım.
Bugün hukukçu olarak düşünerek aynı yere geliyorum.
Yıllar bana hukuk öğretti.
Hayat insanı tanımayı öğretti.
Kaybetmek, kazanmak, kırılmak, iyileşmek, sevmek, vazgeçmek, yeniden başlamak…
Hepsi aynı kelimenin etrafında dönüyor:
İnsan.
Hukuk da aslında en nihayetinde insan için var.
Bir hukuk düzeni insanı yalnızca bir kayda, bir sıfata, bir role, bir haneye, bir soyadına veya toplumun kendisine biçtiği kalıba indirgediğinde, en önemli şeyi gözden kaçırma tehlikesi taşıyor:
İnsanın onurunu.
Bu nedenle bugün kadının nüfus kaydının hangi hanede bulunduğundan daha büyük bir soru soruyorum:
Hukukun zihninde kadın nerede duruyor?
Ve aynı soruyu erkek için de soruyorum:
Toplumun zihninde erkek nerede duruyor?
Cevabım şu:
Ne kadın erkeğin merkezinde olmalı ne erkek kadının.
İkisinin de aynı merkezde, insanlık onurunun merkezinde durması gerekiyor.
Belki gerçek eşitlik tam olarak budur.
Kadını erkeğin karşısına koymadan…
Erkeği kadının karşısına koymadan…
Birbirlerine karşı değil, aynı hayata doğru yürüyebilmeleri.
Çünkü kadın evlendiğinde bir haneye eklenen kişi değildir.
Erkek de bir hanenin sahibi değildir.
İkisi de kendi hayatlarının öznesidir.
Ve bugün yeni yaşıma hoş geldin derken, aslında bir sayıya değil; biraz daha fazla farkındalığa hoş geldin diyorum.
17 yaşımda yazdığım şiirin son kelimesine bugün bir cümle eklemek isterdim:
Öz hayatını yaşamalı insan, elâlemin cümlesine sığmaya çalışmadan.
Zira insanın kendisine bırakabileceği en güzel miras,
yaşadığı hayatın yalnızca sahibi değil, anlamının da şairi olabilmesidir.
Belki yaşlanmadan yaş almanın en büyük farkındalığı budur:
İnsanın yıllar geçtikçe bambaşka birine dönüşmesi değil; yıllar önce içinden geçen bir kelimenin, yıllar sonra hâlâ kendisini anlattığını her okuyuşta bir kez daha fark etmesi.
Benim kelimem hâlâ aynı:
İNSAN .

Köşe yazarlarımızın yazılarını kaynak belirtilmek suretiyle kopyalayıp haber amaçlı yayın yapan internet sitelerinde ve yazılı basında ilave ve çıkarma yapmamak şartıyla orijinal haliyle kullanabilirsiniz.